Bir önceki düşünce eskizimizde Marx’ın felsefesinin Hegel’e uğramaksızın Spinoza’nın felsefesinin devamı olamayacağını; Spinoza’yı Marx’a, Marx’ı da Spinoza’ya bağlamaya çalışan fazla okumaların iki felsefenin de tutarlılığını bozduğunu savlamıştım. Bu noktada Spinoza’nın materyalizminin, Marx’ın geliştirdiği materyalist felsefeye göre pre-matüre kaldığını (ki bu kronolojik olarak da doğru bir önerme. Bunun tersini tartışıyor olmamız ilginç olurdu) söylemiştim. Yine de Marx’ın felsefesinin Spinoza’nın felsefesinin belirli kavramlarıyla desteklenebileceğini, hatta bu desteklemenin ciddi anlamda zenginlik yaratabileceğini de düşünmekteyim. Bu anlamda Frederick Lordon’un “Kapitalizm – Arzu ve Kölelik” isimli çalışmasıyla, bir devamlılık okuması yapmaya çalışmak yerine, cesur ve serbest bir sentez yaklaşımı için kolları sıvadığı söylenebilir.
Lordon; Spinoza-Marx ilişkisine yaklaşan seleflerinin sadece ontoloji ve epistmolojiyi kapsayan ve esas olarak Hegelci diyalektikle çarpışan yaklaşımlarının tersine, direkt olarak Spinoza’nın kavramlarıyla Marx’ın kavramlarının “sahada” kullanılabilecek türde bir sentezine girişiyor.
“Marx ve Spinoza’nın işbirliği” gibi iddialı bir altbaşlığa sahip olan kitap şahsi kanaatimce bu iddia için bir giriş niteliği taşıyor. Öncelikle hem Spinoza’nın hem de Marx’ın kavramcalarını açma ve iddialarını adım adım kanıtlama yönündeki disiplinlerinin yerine Lordon’un biraz daha serbest vezin yazdığı söylenebilir. Derdim bir yazarın yazım stillini eleştirmek değil elbet, fakat hem Marx’ın, hem Spinoza’nın kavramlarının kullanılıp bir senteze doğru ilerleyen böyle bir çalışmada daha “geometrik” demesek de daha sistemli bir yaklaşım belirlenip, düşünsel adımların araları daha net şekilde doldurulmalıydı diye düşünüyorum. Marx gibi bir düşünürün kavramları eleştirel yaklaşılsa bile bir sistem oluşturmakta. Dolayısıyla mesela kullanım değeri- değişim değeri gibi bir kavramsallaştırmayı veya neredeyse Marx’ın teorisinin kalbi diyebileceğimiz artı-değer gibi bir kavramı Spinozacı terimlerle karşılayıp, başka kavramlarını karşılamamak bu eleştirilen veya ek yapılan sistemdeki diğer kavramlarla okuyucunun nasıl ilişki kuracağı noktasında kafaları karıştırıyor. Lordon yabancılaşma kavramı yerine “sabitleme” gibi gayet kullanışlı şeyler önerirken gayet güçlü, fakat Marx’ın artı-değerini çöpe atma konusunda da bir o kadar aceleci. Yanlış anlaşılmasın, bu kavramlar çöpe atılamaz demiyorum ama bu kadar merkezi kavramları çöpe atmak için Marx’ın bunları oraya yerleştirmedeki özeni göstererek, adım adım negatifini veya boş gösterenini oluşturarak neredeyse analitik bir süreklilikle takip etmek gerekir. Marx’ınkisi kadar titiz bir analiz yapmadan, postulatlara dayalı bir yaklaşım ve birkaç önermeyle artı değer gibi kavramsallaştırmaları boşa çıkardığını düşünmek Marx’a biraz haksızlık etmek olur.
Velhasıl Marx kavramlarını bir tuğla gibi kullanarak yapısını dikmiş. En alttaki kavramlardan birine veya birkaçına müdahale ettiğinizde yapının sağlam durması çok zor. Veya bu binanın alternatifini oluşturmak istiyorsanız da müdahale ettiğiniz tuğlalarla ilişkili diğer tuğlalara da müdahale etmek durumundasınız. Yoksa bütünlüklü bir şey oluşturmuş olmuyor, ayrıca anlaşılır ve kabul edilebilir bir ek de yapmış olmuyorsunuz. Lordon belki de akıllıca bir çabanın başlangıcı olarak bu metni kurmuş, belirli ipuçları aktarmış ve bizlerin desteklerini bekliyor olabilir. Bu sebeple Lordon’un çalışmasını Marx ve Spinoza arasında kurulan bir sistem inşası değil de; işe yarar çıktılar vermesi mümkün olan deneysel bir akıl yürütme olarak ele alırsak, hem Lordon’un hem de kendimizin işini kolaylaştırmış oluruz.
Psikoloji-Sosyoloji Fay Hattı
Bu iki ayrı düşünürün birisinin psikolojinin, diğerinin sosyolojinin kıyısında durduğunu tespit ettiğimizde bence birbirleriyle sentezlenebilecek en önemli kesişim noktasına ulaşıyoruz. Yani Spinoza’yı Marx’ın sosyolojisiyle, Marx’ı da Spinoza’nın psikolojisiyle desteklemek aradığımız çözüm için önemli bir ipucu olabilir. Spinoza, döneminde sosyolojinin en fazla siyaset felsefesi içinde yer alması nedeniyle toplum olarak sınıfları, toplumsal grupları değil de bireylerden oluşan grupları kavrıyor ve bu şekilde yazıyor. Zaten Ethica’da kişinin duyguları ve bu duyguların düşünsel sistem içindeki yerlerine bu kadar önem vermesi de bu yaklaşımın bir sonucu. Spinoza’nın seslendiği “okur” duyguları olan, belirli etkiler çerçevesinde davranan ve hisseden bir birey[1]. Duyguların tek tek özellikleri, ne gibi etkilere yol açtıkları taksonomik bir yaklaşımla, tek tek uzun uzun aktarılıyor. Düşünürün bireyin kendi arzularını ve bu arzuların yol açtığı duyguların tanıtılmasında adım adım aktarılmasına verdiği önem, bu bölümlerin Ethica’da büyük bir alanı kapsamasından anlaşılıyor. Teolojik – Politik İnceleme sosyolojiye daha yakın öğeler barındıran bir eser olsa da yine de dönemin siyaset felsefesinin kavrayışının sınırlarında, bireylerin toplamından oluşan bir toplum algısını içeren bir yaklaşımdan bahsedebiliriz.
Marx’a gelirsek, onun da birim olarak “birey”le neredeyse hiç ilgilenmediğini, eserlerindeki temel birimin topluluklar ve sınıflar olduğunu söyleyebiliriz. Marx’ta pek çok psikolojik kavram bulunmasına rağmen, yazdıklarında psikoloji teorisi diyebileceğimiz bütünsel bir çerçeve bulunmamakta. O tamamen sosyolojinin ve iktisadın diliyle konuşmakta. Onun için sınıflar, toplumlar, uluslar var; fakat bu birimleri oluşturan daha temel öğeler, yani maddeyi oluşturan atomlar diyebileceğimiz bireyler ve onların psikolojilerinin analiz düzeyinde dişe dokunur bir varlığını hissedemiyoruz.
Bu çerçevede Spinoza’da sosyolojinin, Marx’ta psikolojinin yokluğu belki de bu iki düşünürün kavramcalarını sentezleme çalışmasının temelini oluşturabilir. Küçük gruplar sosyolojisinin izleğini takip ederek Marx’ın düşüncesine bir mercek tutarak sınıfı oluşturan bireylerin yaşamlarına girdiğimizde artı-değer, sömürü gibi kavramlar günlük hayatta bireye yönelik işlevsel bir çerçevede nasıl tanımlanırlar? Daha da derinde iktisadi olanın altında temel duygulara ve arzulara dayalı olana dönüş mümkün müdür?
Her şeyden önce Marx’ın birey tanımı konusunda itirazı olacağını öngörmek güç değil. Kuşkusuz Marksist yaklaşımda liberal düşüncenin tersine bireyin, başlı başına tekil bir birim olması pek mümkün değil. “Birey” dediğimiz “şey” toplumsal mekanizmalarla birlikte evrilmiş, toplumla ve onu oluşturan öğelerle karşılıklı olarak diyalektik bir ilişkide yine tarihsel olarak ortaya konmuş bir çıktı; bir çeşit “ürün”. Bundan dolayı konuşacaklarımızda pek çok yere şerh koyulabilir. Bu fikre genel olarak katılmakla birlikte yine de sınırı esnek; bazen klana doğru genişleyen, bazen de bedensel olarak insan bedenine eşitlenerek daralan antropolojik bir parantez içinde bir “birey” ortaya koyabileceğimizi düşünüyorum. Benzer şekilde tarihsel olarak değişiklikler olsa da bu ortalama bireyin ortaklaşa şekilde anlamlandırdığı baz duygular ve arzular olabileceğini de düşünüyorum. Velhasıl kelam tıpkı elektron gibi bir bulutsu şeklinde, yerini tespit etmek zor olsa da çeşitli varyasyonlarının içinde orada bir bireyi temsil eden “bulutsu bir şey” ve Spinoza kadar tarihdışı şekilde niteleyemeyecek olsak da bu bulutsu şeyin, sezgisel şekilde kavrayabileceğimiz ortak duyguları olduğunu varsaymamız gerçekçilikten uzak bir yaklaşım olmayacaktır.
Biyolojiye ve evrime baktığımızda yaşayan canlı organizmaların yaşama eylemini gerçekleştirebilmek için eninde sonunda içlerinden gelen dürtüyle hareket ederek, ihtiyaçları çerçevesinde birbirleriyle iletişime geçtikleri daha geniş bir yaşayan organizmalar topluluğu ve etkileşimi görürüz. Marx’ta ise bu temel nokta kişilerin kullanım değeri sağlamak amacıyla nesneler üzerinden ilişki kurmasından başlar. Yani Marx’ın başlangıç noktası biyolojiye göre tarihsel olarak çok daha yakın bir noktadadır. Kişilerin temel ihtiyaçlarını “bilinçli şekilde” karşıladıkları bir yerde, homo economicus’un bir adım öncesindedir.
Conatus’u Devreye Sokmak
Lordon kişilerin/organizmaların yaşamaya yönelik hareketlerinde kullandıkları eyleme gücünü betimlemek üzere conatus kavramını Spinoza’dan alıyor. Kişiler yaşamak için belirli şeylere ihtiyaç duyarlar. İhtiyaç ortaya çıktığında o ihtiyacın karşılanmasına yönelik bir arzu ve bu arzuyu gerçekleştirme yönünde bir enerji olarak conatus ortaya çıkar. Conatus organizmayı harekete geçirir ve organizma koşullara göre ihtiyacı karşılamasına yetecek düzeyde hareket eder ve ihtiyacını giderir. Aslında bu kadar basit bir temelde gerçekliği düşündüğümüzde conatus anlayışının Marx’ın teorisinin içine yedirilebilmesi kolaylaşıyor. Kullanım değeri değişim değeri gibi temel bir noktadan yola çıkan Marx’ın teorisinde bir adım önceye arzuyu ve conatusu da yerleştirmek mümkün gözüküyor.
Lordon bunu bizim için bir ölçüde yapıyor ve conatusun donması-hareketi olmak üzere bir potansiyel-kinetik ikiliği geliştiriyor: Yani patronun ve işçinin conatuslarını işin içine sokuyor. Patron kendi conatusunu hareketli tutabilmek ve genişletebilmek için, işçinin conatusunun donmasına neden oluyor.
Spinozacı anlamda ruh ve bedenin tek bir ünite olduğu işçi “birey” gerçekten de hem mekansal hem de zamansal olarak donuyor: Uzun çalışma saatleri boyunca emeğini satarak bir yere, çalışma alanına bedeniyle hapsoluyor. Sanayi işçisi zaten sürekli tekrara dayalı iş süreçlerini gerçekleştirmesi ve bu süreçlerin düşünmeye ve katılıma izin vermemesi nedeniyle aklıyla da hapis durumunda kalıyor. Beyaz yakalı çalışan biraz daha şanslı gibi gözükse de o da ofiste bilgisayarın başına bedeniyle hapsoluyor. Biraz hayal kurmaya vakti olsa da beyaz yakalının da hevesiyle, yalakalığıyla, koşulları kabul etmeye yönelik isteklilik izlenimi yaratması zorunluluğuyla arzusu hapis altına alınıyor. Başka bir şey yapmak istemiyormuş, “yaptığı şey = yapmak istediği şey”miş gibi davranmak durumunda kalıyor. Skalanın diğer tarafında patron kendi potansiyelini işçilerinin emeklerini sömürerek kinetiğe döndürüp, bedenine hareket katıyor, yaşam enerjisini arttırıyor, daha fazla eyleyebilme gücüne ulaşıyor. İşçiler de kinetiklerini patrona satarak kendi potansiyellerini gerçekleştiremiyorlar; hem mekansal, hem zamansal, hem de zihinsel olarak kıstırılıyorlar.
Lordon’un Spinoza’dan aparttığı conatus sabitlenmesi durumu, özellikle işçi sınıfına dahil olmanın yarattığı travmaların da çözümlenmesine kapıları açıyor ve hatta “çalışma acısı” kavramsallaştırmasına doğru da bir geçiş hattı sunuyor.
Patronun bir şeyler yapmak isteyen conatusunun temel önkoşulu ilksel birikim vesilesiyle edinilmiş olan sermayedir. Bu çerçevede “bir şey” yapmayı arzulayan patron yapacaklarının çapının da büyümesiyle birlikte başkalarının conatusunu daraltarak yani onların emeğini kiralayarak kendi “büyük” arzusunun gerçekleştirilmesi için olanak sağlar. Birçok kişinin yaşam enerjisinin birikmesiyle büyük arzular gerçeğe dönüşür.
Peki conatusu, Marx’ın iktisadi düşüncesine eklemeye çalışmanın faydası ne? Yani neden Spinoza gibi başka bir düşünürün kavramını alıp, Marx’a katmaya çalışıyoruz?
İçselleştirilen Kapitalizm
Öncelikle Marx’ın yazdığı dönem içinde kapitalizmin çok daha genç ve saldırgan olduğunu belirtmek lazım. Bu çerçevede Marksizm de fiili bir çatışmanın içinden doğmuş bir teori. Burjuvazinin ilksel birikim sürecini tamamlamış olduğu ve çitleme hareketleri, serserilik yasası gibi yasalarla devlet eliyle ve sanayi burjuvazisi üzerinden sıkı bir üretim ve işçileşme yarışının olduğu bir dönemden bahsediyoruz. Bu yılların rüzgarında kapitalizmin baskı ve zor mekanizmaları gerek burjuvazi, gerekse de işçi sınıfı için hayli görünür durumdaydı. Keza işçi hareketinin de işçileşmeye, yoksullaşmaya karşı ciddi bir dinamizmi bulunmaktaydı. Oysa 21. yüzyıl, sınıf mücadelesi açısından zora dayalı baskı mekanizmalarının büyük ölçüde içselleştirildiği ve işçi sınıfının da işçilik dışında bir yol, bir yön bulamadığı, rıza faktörünün çok ön planda olduğu bir yüzyıl. Bu anlamda işçilerin gündelik pratiklerinde zora dayalı yönetişim uygulamalarından çok, içsel motivasyon ve eğitim pratiklerinin hakim olduğunu söyleyebiliriz. Hatta bir alternatif olarak sunulan kendi kendinin patronu olmak veya girişimci olmak gibi örnekler veya kişisel gelişim literatürü de içsel motivasyonun ilerletilmesini destekliyor. Benzer şekilde insan kaynakları uygulamaları çalışanların ücret gibi temel faktörlerin haricinde işi anlamlı bulmaları için çalışmalar gerçekleştiriyor. İçsel motivasyon dinamiklerinin bu kadar hakim olduğu ve belki de savaşın büyük bir cephesinin kaybedildiği bu yüzyılda temel varoluş sorgulamasına, arzuya ve conatusa geri dönmek karşımızda bulunan psikolojik kişisel gelişim hattını ve insan kaynakları uygulamalarını işçi sınıfı lehine yeniden anlamlandırmak ve düşman hattının içerisinde bir cephe açmak için gerekli enerjiyi yeniden sağlayabilir.
Ayrıca bu çabayı sadece Marx’ın iktisadi düşüncesini hem antropolojik, hem psikolojik zemine genişletmekle ilgili olarak değil de genel olarak reel sosyalizm pratiklerine kapitalist kanattan gelen eleştirilere ve de vülger sosyalizm anlayışlarına yönelik bir cevap vermek için kullanılabilecek bir araç olarak düşünüyorum. Maslow’un piramidi üzerinden düşünürsek reel sosyalizm çoğu zaman sadece piramidin temel basamaklarına çözüm bulmakla övündü ve tam da kapitalistler tarafından bu şekilde suçlandı. Yani barınma, temel gıda, temel düzeyde altyapı hizmetlerinin sağlanmasına odaklanıldı. Bu çerçevede de kurucu bir sosyalist toplum inşası projesinin yerine komünist parti bürokrasisinin halka sus payı verdiği bir modele doğru gidildi. Yugoslavya gibi belli başlı deneyimlerin de başarısız olmasıyla sosyalizm iyi gittiği yerlerde temel ihtiyaçları karşılayan, kötü giden yerlerde de bunu dahi karşılayamayan, işçi sınıfının başka sınıfsal kombinasyonlarla esir tutulduğu bir bürokratik parti diktatörlüğüne dönüştü. Oysa sadece temel düzeyde ihtiyaçların karşılanması sorunun sadece bir kısmıydı. Sorun Maslow’a atıfla hiyerarşik olarak tanımlanan ihtiyaçların, aslında daha önceden Epikür’ün hiyerarşiden uzak şekilde tanımlamış olduğu şekliyle bir bütün olarak karşılanması sorunudur. Öncelikle piramit yaklaşımının yerine bence daha gerçekçi olan aşağıdaki görselleştirmeyi yerleştirmekte fayda var, çünkü piramit insanın ihtiyaçlarının bütünselliğini ve oluşturulması gereken “toplum-doğa”nın ideale en yakın olmaya çalışan düzenini değil de, liberalizmin “doğal” düzenini temsil ediyor.


Maslow’un taksonomisine ikinci şekil ekseninde baktığımızda ortaya farklı bir yapı çıkıyor. Önceki görselleştirmede dipteki temel ihtiyaçlarla daha yukardaki ihtiyaçlar arasında karşılıklı ilişkisellik koymak kolaylaşıyor. Eğer bu tabloyu Epikürcü ihtiyaç listesi olarak yapmamız gerekseydi kendini gerçekleştirmeyi, sevgiyi, saygıyı betimleyen sondaki üç eğri baş tarafa daha da yanaşmış olacaktı. Dolayısıyla piramidi ortadan kaldırıp, böyle eğriler üzerinden düşündüğümüzde ihtiyaç ve arzuların birbirleriyle çok daha ilişkili olacağını ve insan ihtiyaçlarının bütünleşik olduğunu düşünecektik. Gerek Maslow’un, gerekse de Epikür’ün tanımlamalarında ister istemez biyolojist bir taraf var. Yani insan denen “hayvan”ın temel ihtiyaçları değerlendirerek ortaya koyulmuş yaklaşımlar bunlar. Yapılan gerçek araştırmalarda Maslow’un taksonomisinin piramidin temeli olan yemek, içmek, barınmak dışında kişiye göre farklılaşmaya başladığını gözlemliyoruz. ABD gibi daha bireyci toplumlarda kişisel talepler ortaya çıkarken, daha paylaşımcı toplumlarda toplumla uyum gibi noktalar daha ön plana çıkıyor. Dolayısıyla bu çerçeve zamana, topluma, bireye, bireyin mensup olduğu sınıfa, yaşa, cinsiyete göre de farklılaşıyor.
Yine de bizim bu eğrileri yorumlarken ve Marx’ın teorisine conatusa dayanan Spinozacı psikolojik kavramları yerleştirmeye çalışırken çıkarabileceğimiz bir sonuç olabilir. Şöyle ki ihtiyaçlar piramidi üzerinden düşünüp sadece alt kısımların ciddiye alınması reel sosyalizm açısından bir önceliklendirme yapılmasına vesile olmakta. Sadece en alttaki adımları karşılamaya odaklanmak sosyalizm meselesini bir yönetişim meselesine ve bu yönetişim meselesi de kestirme bir sonuç olarak bürokratik bir mekanizma oluşmasına vesile oluyor. Oysa Epikürcü mantıkla ilerler ve eğrilerin başlangıçlarını sola doğru yaslarsak özellikle kendini gerçekleştirme ve saygı gibi adımların mantıksal çıktısının siyasal alana katılma ve kendi kaderini belirleme olduğunu varsayabiliriz.
Bu durumda bireylerin tekil olarak ve toplumun parçalı şekilde de olsa bütün olarak kendi kendine karar alma mekanizması bir lüks değil, temel bir ihtiyaç olarak değerlendirilmeli. Yani “sosyalizm” olabildiğince yaygın şekilde; fiili düşmanlar ve kendini düşman olarak tanımlamayı tercih edenler hariç tüm bireylerin arzusu olmayı başarmalıdır.
Bu noktada arzunun niteliği-niceliği meselesi üzerinde de düşünmekte fayda var. Mevcut kapitalizmde kapitalistle işçi arasında simetrik bir ilişki vardır. Patron arzusunu gerçekleştirmek için emek gücüne ihtiyaç duyuyor. Bu noktada bu simetriyi bozup bir tahakküm ilişkisine dönüştüren olgu kapitalistin “herhangi” bir emek gücüne ihtiyaç duymasıdır. Dolayısıyla emek pazarının genişliği ve kapitalistin işi parçalara ve süreçlere bölüp, gerekli olan emeği standardize edebilme gücü asimetrik ilişkiyi doğurur. Patronu bürokratik mekanizmayla değiştirmek arzunun nicelleştirilmesi sürecinde değişiklik yapmamaktadır. Benzer şekilde işçinin conatusu bir üst conatus tarafından esir alınmakta ve yabancılaşmış, yerine-sabitlenmiş durumda bırakılmaktadır. Bürokratik sosyalizmde de tıpkı kapitalizmdeki gibi ortaya çıkan bağımlılığa dayalı yukarı doğru zincir ve araçlaştırmaya dayalı aşağı doğru zincirin kırılması için arzunun yeniden niteliksel hale getirilmesi ve conatusların karşılıklı rızayla aynı amaçlara doğru yönlendirilmesi gerekmektedir. Bu sayede emekçiyi yıllar yılı yabancılaştırarak sakatlayan; hayal kurma, istediğini yapma, karar verme yeteneklerini ortadan kaldıran tipte bir çalışma yaşamının sonlandırılması mümkün hale gelecektir.
Siyasal Devrim
Ayrıca sonradan amaçsallaştırılmış kestirme bir yöntem olarak siyasal devrim hakkında da düşünmeye ihtiyaç var. Sosyalistlerin amacının sadece siyasal devrim gerçekleştirmek olması durumunda devrimci bir azınlığın arzusunun toplum adına işleyen bir arzuya dönüştürülmesi hem bu eylemin kalıcılığını yok etmekte, hem de gerekli gücü toplamasına engel olmaktadır. Sonuçta devrim bir çeşit araçtır, amacın kendisi değildir. Önemli olan kapitalizmi aşan, hem bireylerin hem de toplumun toplam conatusunu arttıran bir ekonomik, sosyal bir sistem kurmaktır. Bunun kuruluşu için de tekil bir stratejiye ve araca bel bağlamak hem yetersiz olmakta hem de bu araç nihai amaçla çelişen bürokratik parti mekanizmalarının oluşmasına vesile olmaktadır. Konu parti kurup kurmamak meselesi de değildir. Konu partinin otoriter vektörünün farkında olup, bu vektörün karşısında işleyen bir toplum ve özyönetim vektörü koymak ve bu karşılıklı iki vektörü pupa yelken gibi dengeleyerek ilerlemeyi sağlamaktır.
Bu çerçevede Marx’ın karşılıklılığı iktisadın kavram setiyle tanımlayan teorisine psikolojik kavramların eklenmesi ve ilişkisellik kavram setinin teorinin içine yedirilmesi, iktisadi alanın sınırlayıcılığından ve konuyu maddi temel ihtiyaçların giderilmesinden uzaklaştırabilir. Bu sayede parti-kitle gibi ayrımların ve devrim sonrasında ortaya çıkan bürokratik devlet mekanizmalarına karşı farklı bir eksen geliştirmek mümkün hale gelebilir.
Patronun arzusunun yerine devletin veya partinin arzusunu koymak daha iyi bir geleceğin garantisi değildir. Tersine bireylerin çatışkılı arzularının toplamını ortaya koymak ve arzular arasında conatuslara zarar vermeyen ortaklaşa bir karşılıklılık/ iletişim kurgulamak gerekir.
Son olarak içinde bulunduğumuz ekolojik kriz de bizleri arzu ve conatusumuz üzerine yeniden düşünmeye itmektedir. Arzularımızın niteliği metalara ulaşmak ve meta üretmek olduğu sürece ekolojik krize çözüm bulma konusunda daha da zorlanacağımız aşikardır. Bu çerçevede Epikürcü mantıkla arzuyu metalardan deneyime, fikirlere ve paylaşıma kaydırmak gerekmekte; sosyalizme Epikürcü bir temel kurmak gerekmektedir. Velhasıl kelam Epikürcü bir arzu üretim modeli, fazla üretim ve tüketimi azaltmanın bir yöntemini bulmak anlamına da gelebilir.
[1] Bu bireyin özne mi nesne mi olduğu konusuna burada girmemize gerek yok diye düşünüyorum. Bu konudaki fikirlerimi önceki yazımda yeterince belirttim diye düşündüğümden, sizlerin değerli zamanını daha fazla almamak için direkt konuya giriyorum.