Bir şehri oluşturan tekil parçalara başka pek çok şehirde de rastlamak mümkündür. Benzer bina tipolojisi, dış kaplamalar ve malzemeler, kent mobilyaları pek çok şehirde karşımıza çıkabilir; fakat bütün bu kent partiküllerinin ötesinde bir kent bütünselliğiyle karşılaşırız. Bu anlamda onu oluşturan öğeler her ne kadar sınıflandırılabilir olursa olsun, bütün kentler kendilerine has özellikler barındırırlar. Bu özellikler şehri yoktan var etmiş insanların bireysel ve toplumsal eylemliliklerinin amansız giriftliğini yansıtırlar. Şehir kendini oluşturan bütün parçaların toplamından daha fazlasıdır.
Kent partiküllerinin birbirine benzer öğeler olması temelde bir yapıyı, bir sokağı ve dolayısıyla bir kenti oluşturan öğelerin benzer işlevselliklere sahip olmasından kaynaklanmaktadır. İşlev itibariyle pek çok mimari öğe (sözgelimi merdiven, asansör, çatı, dış kaplama vs.) binalarda sıklıkla kullanılmaktadır. Binalar ve şehirlerin insanlar tarafından, insanlar için “yaratıldığı” göz önünde bulundurulursa benzer işlevlere sahip öğelerin birbirine benzemesi, birbirini andırması doğal karşılanmalıdır. Yine de işlev açısından zaruri olarak benzerlikler taşıyan mimari öğelerin dünyanın farklı coğrafyalarında farklı estetik kaygılarla ve değişik tasarımlarla kullanıldığını gözlemlemek de mümkündür.
Dünyanın farklı bölgelerinde benzer işleve sahip yapı partiküllerinde o bölgeye özgü pek çok ize, pek çok estetik ve pratik çözüme rastlamak olasıdır. Bu estetik ve pratik çözümlerin farklı mimari anlayışlarda tekrarlanmaları sayesinde farklı mimari tipler ortaya çıkar ve süreklilik kazanırlar. Değişik mimari çözümlerin başka mimari tiplerle girdiği ilişkiler yeni mimari sentezlerin oluşmasını, melez çözümlerin ortaya çıkmasını ve yayılmasını, aktarılmasını ve hatta evrilmesini sağlar. Bu sayede toplumsal hareketliliğin ve kültürler arasındaki iletişimin ve egemenlik ilişkilerinin bir yansımasını mimaride de bulabilmek mümkün hale gelmektedir. Değişik coğrafyalarda ortaya çıkmış farklı mimari çözümlerin zoraki veya istekli aktarımının izini sürebilmek için mimarlık tarihine odaklanmak gerekmektedir. Gerçekten de mimarlık tarihi ortaya çok çeşitli, çok kültürlü bir mimari yapı tipolojisi envanterinin çıkarılabilmesine imkan vermektedir. Bu noktada farklı mimari çözümlerin yayılışını toplumlar ve sınıflararası tahakküm ilişkilerinden bağımsız olarak değerlendirebilmek mümkün gözükmemektedir.
Bu çerçevede ortaya çıktığı son birkaç yüzyıl içerisinde bütün toplumsal ve kültürel çeşitliliği gerek ekonomik tahakkümü, gerekse de şiddet üzerine kurulu hegemonyası çerçevesinde kapitalizmin tırpanlamış olduğunu; toplumların yüzyıllardır biriktirdiği yaşamsal çözüm önerilerini tek bir yola, kapitalist meta birikimine indirgenmiş olduğunu söyleyebiliriz. Marx ve Engels’in Komünist Manifesto’da belirttikleri gibi kapitalizm nasıl ki “insanın insanla olan ilişkisinde çıplak bencil çıkarcılıktan, ‘nakit ödeme’ vurdumduymazlığından başka hiçbir rabıta bırakmamış”, “dini şevkin, kahramanca coşkunun, cahilce duygusallığın en semavi esrikliğini egoist hesapçılığın buz gibi sularında boğmuş”, “kişinin değerini değişim değerine indirgemiş, dokunulmaz olan sayısız özgürlük deneyiminin yerine sadece o vicdansız özgürlüğü -Serbest Ticareti-[1]” koymuşsa; mimari alanda da amansız bir tektipleşmeye yol açmış, farklı coğrafyalara, kültürel ve toplumsal yapılara ait mimari önermelerin karşısında kendi mimari çözümlerini dayatmıştır. Öyle ki; dünyanın farklı uçlarındaki farklı tarihsel geçmişlere, farklı tarihi izleklere sahip şehirler, benzer mimari yapılarla bezenmiş, benzer kentsel planlarla düzenlenmeye başlamıştır. Bu bağlamda sadece gökdelenlerin dünya şehirleri üzerinde tarihsel yayılımlarını takip etmek suretiyle kapitalist üretim biçiminin tarihsel yayılımı hakkında kaba da olsa bir fikre varmak mümkün hale gelmiştir. Gökdelenin bir estetik form olarak olarak kendisini dayattığı nokta, kapitalizmin bir üretim biçimi olarak kendini hakim kıldığı nokta olarak betimlenebilir. Gökdelenin küresel bir yapı biçimi olarak şekillenmesi ve coğrafi ve kültürel farklılıklardan çok da etkilenmemesi, bir “a priori[2]”ye dayalı tasarım üzerinden oluşturulan varyasyonlardan ibaret olması kapitalizmin küresel ölçekte yayılışıyla bağlantılıdır.
Benzer bir şekilde yapıyı ve şehri oluşturan öğelerin de bir çeşit erozyona uğradığı söylenebilir. Öyle ki benzer dış kaplamaları (mesela aynalı cam yüzeyler), çatı ve izolasyon malzemelerini, kent mobilyalarını, reklam panolarını dünyanın pek çok şehrinde görmek mümkün hale gelmiştir. Öyle ki Paris’te yer alan bir otobüs durağını veya Londra’daki bir billboard’ı İstanbul’da görmemiz artık normal karşılayabileceğimiz bir olgudur.
Bu aynılaşmanın ve estetik tektipleşme eğiliminin en önemli sebeplerinden birisi hiç kuşkusuz ekonominin küresel entegrasyonudur. Liberal diskurun ısrarla küreselleşme olarak ifade etmeyi tercih ettiği[3] bu entegrasyon sürecinin yapı ve emlak sektöründeki yansıması bu aynılaşmayı ortaya çıkarmaktadır. Yapı ve emlak sektörünün gelişimi ve uluslararası yayılışı da genel olarak sermayenin uluslararası birikim süreci çerçevesinde anlaşılmalı ve değerlendirilmelidir. Kent ve yapı mimarisinin ekonomik altyapısını oluşturan bu sektörler estetik üstyapıyı birebir belirlemekte ve şekillendirmektedirler. Bu sektörler çeşitli ulusötesi şirketlerin kar maksimizasyonuna odaklı şirket politikaları çerçevesinde işlemektedir. İleri kapitalistleşmiş ülkeler merkezli pek çok büyük yapı ve emlak şirketi küresel çaplı üretim ve satış yapmakta, benzer ürünleri farklı coğrafyalarda pazara sunmaktadır. Bu noktada “ürün”ün tuğla, dış cephe malzemesi, bina plastiği, kent mobilyası gibi mimari partiküllerini kapsadığı kadar, aynı zamanda da birebir mimari projeleri kapsadığından da bahsedilebilir. Günümüzde pek çok mimarlık bürosu bu tip büyük şirketlere projeler hazırlamakta ve bu şirketler aracılığıyla projelerini farklı coğrafyalarda hayata geçirebilmektedir.
Bu durum da farklı kentlerde benzer mimari öğelerin ve hatta bina projelerinin kullanılabilmesini mümkün hale getirmektedir. Öyle ki birden fazla coğrafyada benzer binaları inşa etmek aynı zamanda mimari projeye ödenen miktarın azaltılmasını da sağlamaktadır. Benzer bir şekilde ikiz gökdelen yapısını da bu mantığın bir uzantısı olarak değerlendirebiliriz. Gökdelenler gibi “potansiyel artifakt” olarak adlandırabileceğimiz yapılarda bile hal böyleyken orta sınıfın ve düşük gelirli kitlelerin oturduğu yapılardaki aynılaşma eğilimi çok daha hakim durumdadır.
Bu iki sektörde istihdam edilen emeğin kapitalizmin diğer alanlarındaki yapılanışa uygun şekilde örgütlendiğini de eklememiz gerekmektedir. Büyük yapı şirketleri yerellerdeki fırsatlardan faydalanmayı ve kendilerine çeşitli imtiyazlar sağlamayı bilmekte ve aynı zamanda taşeronlaşma sayesinde emeğin kötü şartlarda örgütlenişinin[4] hukuki boyutlarından kendilerini sıyırabilmektedirler. Taşeronlaşma sayesinde üretimi parçalamak ve de işçi kesimlerini çok daha ucuza, sosyal güvencesiz ve sendikasız şekilde çalıştırabilmek mümkün hale gelmektedir.
Kapitalizmin son döneminin artifaktlarının neler olabileceğine dair süpekülatif bir düşünce sürecine girdiğimizde, artık artifakt teorisinin özgünlük ve tekillik ilkelerini bu küresel bağlam içerisinde tartışmamız gerektiğini söyleyebiliriz. Yapı ve emlak sektörünün uluslararası kapitalizmin genel eğilimleri ekseninde şekillenmesinin sonuçlarını gözönünde bulundurduğumuzda artifaktların yerel tekilliklerinin ötesinde kopyalanma eğilimleri üzerinden güç kazandığı bir durumla karşı karşıyayız.
Günümüz kapitalizminin artifaktı artık kendisini tekillikten öte, kopyalanma eğilimi üzerinden oluşturmakta ve tanımlamaktadır. Mimari yapının farklı varyasyonlarının üretilmesi, üretilebilir olması ona esas gücünü vermektedir. Bu noktada özgünlük yerine varyasyon oluşturabilme potansiyeli önemli bir ölçüt haline gelmiştir. Dolayısıyla farklı alanlarda, az biraz farkla uygulanabilir olan mimari projeler, günümüzde burjuvazi ve dolayısıyla emlak ve yapı sektörü tarafından dayatılan artifaktlar haline gelmişlerdir.
Bu projeler bir yandan aynı tornanın bütün özelliklerini taşımaktayken, diğer yandan da özgünlük vurgusu yapmakta ve kişiye özel olma söylemi üzerinden pazarlanmaktadırlar. Bu hususta gösterilebilecek en güzel örneklerden birisi Dubai’de inşa edilen yapay dünya adalarıdır. Bu adalar kıyıya yakın şekilde oluşturulmuş ve tepeden bakılınca dünya şekli verilmiş yapay toprak parçalarıdır. Adalardan herbiri üzerinde lüks bir villa barındırmaktadır. Bu lüks villalar oldukça pahalı olduklarından dolayı ancak zengin işadamları, para babaları, Arap şeyhleri, Hollywood yıldızları gibi kişiler tarafından satın alınabilmektedirler. Bu işin iyi para getirdiğini anlayan yapı şirketi dünya adaları projesinin yanında yine benzer bir şekilde adalardan oluşan bir Palmiye sitesi projesi geliştirmiştir. Günden güne daha fazla ada sitesi projesi geliştirilmekte ve uygulamaya koyulmaktadır. Görüldüğü gibi özgünlüğü nedeniyle emlak sektörü içerisinde tutmuş ve kar elde etmiş bir proje hızlı bir şekilde yeniden ve yeniden üretilmekte, karı arttırabilmek için kendini yinelemektedir.
Benzer bir durum estetik tarzın kopyasında da kendisini dışa vurmaktadır. Kremlin sarayının birebir kopyası World of Wonders oteller serisinin bir parçası olarak Antalya’da inşa edilmiş ve de pek çok zengin turist tarafından ilgi görmüştür. World of Wonders otel projeleri başlı başına bir imitasyon projesi olarak değerlendirilebilir. Öyle ki bu oteller tarihsel ve toplumsal öneme sahip yapıları, genellikle de sarayları farklı bir coğrafyada birebir taklit etmek suretiyle yeniden üretmektedirler. Öyle ki mimari yapının üzerinde bulunduğu alanla ve kendi tarihselliğiyle, Aldo Rossi’nin kullanmaktan keyif aldığı bir kavramla açıklamak istersek, locus’la ilişkisi kopartılmakta, locus’uyla birlikte simgeselleşmiş bulunan artifakt bir imge haline dönüştürülmektedir. Artık Antalya’daki Kremlin sarayından estetik bir haz almak için onun gerçek locus’u ve tarihsel bağlamı hakkında bilgi sahibi olmak gerekmektedir. Bu bağlam ise turistik bir şekilde yaratılmaktadır. Bir “turistik simulasyon” olarak tanımlayabileceğimiz bu kopya yapı, tarihsel bağlamı tur ekseninde oluşturulduktan sonra ucuza kalınabilecek[5] sanal bir artifakta dönüşmektedir. Bu haliyle yapıların her birisi olmasa da, bu yapı konseptinin kendisi “özgün” bir şey haline gelmektedir. Öyle ki, postmodern dönemde anıt-artifaktın kopyası bir artifakt halini almaktadır. Kopya gerçeğine referans vermekte, gerçekliği sanal olarak yeniden üretmekte ve bunu yaparken de kendisini işlev açısından orjinalden ayırmaktadır. World of Wonders otelleri gibi projeler locus’uyla bir bütün oluşturan “klasik” artifaktları estetik olarak kopyalamak suretiyle artifaktsal bir mimari konsept üretmektedirler. Bu durum locus’un da parçalanması ve yeniden üretilmesi anlamına gelmektedir. Kremlin Sarayı’nın Antalya’daki kopyası yeni bir locus üretmekte; bu yeni locus gücünü Kremlin Sarayı’nın Antalya’da olmasının imkansızlığından almaktadır.
Artifaktların taklit edilmesi olgusu sadece modern öncesi dönemin anıt-artifaktlarının kopyalanması çerçevesinde değerlendirilmemelidir. Zaman zaman estetik kopyalama işlemi de yakın dönemin artifaktları olarak nitelendirilebilecek yapıları veya mimari çözümleri hedef almaktadır. New York’ta bulunan bir gökdelenin benzerine İstanbul’da da rastlamak mümkün hale gelmiştir. Bu haliyle, gökdelenlerin sırf bu kopyalama eylemi sayesinde küresel bir “gökdelen tözü”nün parçaları olduğu söylenebilir.
Dolayısıyla geçmişin sınırlar, bölgeler, kültürlerle ayrılmış dünyasının kendi locus’u içinde anlamlı tekil artifaktlarının yerine, yeryüzünün herhangi bir bölgesinde karşılaşabileceğimiz, küresel postmodern artifaktlarla karşı karşıya olduğumuz söylenebilir. Öyle ki artık locus yerelden öte bir bağlamda, küresel bağlam içerisinde kendisini anlamlandırmakta ve açılımlamaktadır. Kapitalist sermaye birikiminin geldiği aşama daha önce kapitalistleşmiş ülkelerin kültürel, ekonomik ve siyasi hegemonyasıyla sonuçlanmıştır. Küreselleşme diye tabir edilmekte olan, bizlerin ise siyasal arenada emperyalizm, ekonomik arenada ise kapitalist sermaye birkiminin yayılması olarak nitelemeyi konuya baktığımız yer itibariyle daha anlamlı bulduğumuz olgu çerçevesinde, locus’uyla birebir bağlantılı tekil artifaktlar yerine, göçebe bir mimari savaş makinasından[6], bir virüs gibi hızlı bir şekilde üreyen ve her tarafı kaplayan bir artifakt bulutsusundan bahsedebiliriz. Öyle ki artifaktın esas niteliği binanın kendisi taş, tuğla, kiremit, demir vs. gibi yapı partikülleri tarafından bezenmeden, kendi kendisini kanıyla, etiyle, buduyla var etmeden önce tasarım aşamasında dışavurmaktadır. Artifakt kendisini yerel locus’tan ayrıştırmış, çeşitli varyasyonlar ve kopyalar üzerinden değer kazanan bir tasarıma dönüşmüştür. Bu haliyle geleceğe yönelik artifaktları düşünürken locus olarak tanımlanan bağlamı küresel bir çerçevede, tam da bütün dünyanın neredeyse her bölgesinde neoliberal ekonomi politikalarının uygulandığı küresel coğrafya üzerinden düşünmemiz gerekmektedir. Neoliberal ekonomi politikalarını ısrarla uygulamaya devam eden uluslarötesi burjuvazi, nasıl ki gittiği her alanda burjuva demokrasisi gibi söylemlerle bütün farklılıkları bir zarın sınırları içerisine hapsedip, kültürel hegemonyası çerçevesinde içe kapatmaktaysa, benzer bir şekilde yerel locus’ların özgünlüklerini silikleştirip, küresel bir locus’un içerisinde tanımlamaktadır. Bu noktada özgünlüklere ve yerelliklere ancak varyasyona katkıları çerçevesinde fırsat tanınmaktadır. Yapı ve emlak sektörünün küresel ekonomiyle göbekten bağı düşünüldüğünde bu durum gerek mimari partiküllerin, gerekse de planların ve de dolayısıyla mimari yapıların da ileri düzeyde benzeşmesine ve neyin orijinal neyin kopya olduğunun silikleşmesine yol açmaktadır. Bu çerçevede Aldo Rossi’nin artifakt teorisi çerçevesinde ısrarla üzerinde durduğu tekillik öğesi ortadan kalkmakta, mimari planın kendisi varyasyonlar üzerinden tekilliğini ortaya çıkarmaktadır.
Bu durumun şehirlere yansıması da aynılaşma ve birbirine benzeme şeklinde olmaktadır. Sanayileşme sürecine geç girmiş olan ülkelerin küreselleşme çağında ön plana çıkan ve hızla büyüyen şehirleri, ileri kapitalist ülkelerin estetik ilkeleri güdümünde şekillenmekte ve bu şehirlerde oluşturulan artifaktlar da özgünlük nosyonundan uzaklaşmaktadırlar. Geç kapitalistleşen ülkelerin burjuvazileri kendi şehirlerini ve dolayısıyla kendilerini betimleyen artifaktları, emperyalist olarak adlandırabileceğimiz ülkelerin egemen sınıflarının tercihleri doğrultusunda ve bu ülkelerin burjuvazileriyle ekonomik olarak entegrasyonları ve iş ilişkileri çerçevesinde düşünmekte ve üretmektedirler. Hal böyleyken gerek ülke, gerek şehir içindeki sınıfsal farklılıkların yoğun olarak yaşandığı bölgelerde şehircilik anlayışı bütün toplumun gözetildiği bir biçimde değil de, burjuvazinin piyasa çıkarlarını ön plana alarak şekillendirilmektedir. Pek çok geç kapitalistleşmiş ülkede uygulanmaya başlanan kentsel dönüşüm projelerinin ana ekseni, neoliberalizmin yüzyıl başı Avrupa kentlerine benzetmiş olduğu şehirlerin, toplumun bütünü için daha yaşanabilir yerler haline getirilmesi amacıyla değil de; ulusal burjuvazilerin, ulusötesi burjuvaziler ile işbirlikleri eksenine oturtulmuştur.
İstanbul’da yaşanan kentsel dönüşüm de benzer bir şekilde kentin yaşayageldiği sorunlara çalışan sınıflar lehine bir çözüm bulmak için değil, değerli alanların kamunun elinden çekilip alınması; ulusal ve ulusötesi burjuvaziye peşkeş çekilmesi amacıyla uygulanmaktadır. Yoğun nüfuslu yoksul bölgelere çözüm bulma retoriğiyle gerçekleştirilen pek çok proje, yoksul halkın şehrin gözükmeyen bir yerlerine sürülmesi ve boşaltılan alanların da kapitalizmin rant ve talan alanlarına dönüştürülmesiyle sonuçlanmaktadır. Bu tip kentsel dönüşüm programlarının “süprüntü”yü halı altına atmak dışında bir vizyonu bulunmadığını söylemek mümkündür.
Deniz Yürür – “Duvarların Ardında İstanbul” kitap projesi için hazırlanmıştır.
[1] Komünist Manifesto, Karl Marx, Friedrich Engels, Sol Yayınları
[2] Tasarımın “a priorik” özelliği kendisini kesinlikle formda ve forma bağlı işlevde ortaya koymamaktadır. Gökdelen tasarımının yayılımın sebebi, aslında burjuvazinin küresel bir sınıf olarak kendisini tanımlayabilme becerisine dayanmaktadır.
[4] Tabi burada emeğin sosyalist değil, kapitalist anlamda örgütlenişinden bahsediyoruz.
[5] Bu otellerde kalmanın bedeli için “ucuz” ibaresini kullandığımızdan dolayı kimse varlıklı kişiler olduğumuz yanılsamasına kapılmasın lütfen. Burada gerçek Kremlin sarayı, ya da gerçek Topkapı sarayında kalınamayacağını gözeterek, “ucuz” tanımlamasını kulanıyoruz. Öteki türlü bu yapay saraylarda kalmanın bedelini az görmek emeğini ucuza satmak durumunda olan geniş çalışan kesimlere haksızlık olurdu hiç kuşkusuz…
[6] Evet, Deleuze- Guattari ikilisinin savaş makinasından bahsediyoruz.