Modernizm ile Kapitalizmin İlişkisi Üzerine

Modernizm ile kapitalizmin ilişkisini ele alacak olan bir metin her şeyden önce kendi kavramsal çerçevesini tanımlamakla yükümlüdür. Bu bağlamda ilk olarak tartışmanın ana eksenine oturtulacak kavramların ve bu ana kavramların anlaşılmasına yardımcı olacak diğer kavramların açılımlanması şarttır. Tartışmada yer alan kavramsallaştırmaların aslında tarihsel olarak birbirleriyle bağlantılı olarak şekillenmiş olgulardan türetildiği de göz önünde bulundurulmalı ve kavramsallaştırmalara yol açan olgulara sırası geldikçe değinilmelidir. Ancak bu ikili değini tarzı sayesinde, yani hem kavramsal açılımlama hem de tarihsel örnekleme ile oldukça geniş ve tartışmalı olan konumuz daha anlaşılır bir hale getirilebilecektir.

Modernizm ve kapitalizm ilişkisini sorunsallaştırmanın en büyük güçlüğü hiç kuşkusuz iki kavram-olgunun2 da birbirleriyle artık ayrıştırılamayacak kadar kenetlenmiş olmasından kaynaklanmaktadır. Ne mutlu ki bu iki kavram-olguyu günümüzde birbirinden ayırabilmek eskiye nazaran çok daha kolay bir hale gelmiştir. Bunun sebebi hiç kuşkusuz hani şu postmodernizm adı verilen, kimilerince bir canavar, kimilerince ise bir can simidi gibi görülen yeni kavram-olgudur. Modernitenin ne olduğu sorusuna daha önceden verilen cevaplarla, postmodernizm tartışmalarından sonra verilen cevaplar arasında haklı olarak bir açı farkı bulunmaktadır. Dolayısıyla tartışmayı sürdürürken endirekt olarak postmodernizm tartışmasını da gözetmek içinde bulunduğumuz dönem itibariyle bir zorunluluk haline gelmiştir.

Modern kavramı ekseninde şekillenen tartışmaların yoğunlaştığı üç alan “modernite”, “modernizm” ve “modernleşme” kavramlarıdır. Modern kavramıyla birlikte bu kavramların da açılımını yapmak kapitalizmin modern ile ilişkisini sağlıklı bir şekilde tanımlayabilmemiz için bir elzem olmaktadır.

Bir kavram olarak “modern” görece daha dar anlamlara sahip olan “modernite” ve “modernizm” ve “modernleşme”den daha farklı bir yerde durmaktadır. Diğerlerinin sınırlarını bazı ölçülerde belirleyebildiğimizi ve üzerilerinde az çok bir uzlaşma sağlayabildiğimizi göz önünde bulundurduğumuzda bile “modern”in elimizden sürekli olarak kayıp gitmesi dikkat çekicidir. Bu kayıp gitme hali hiç kuşkusuz süreç içerisinde diğer kavramların da görelileşmesine, farklı türden anlam yitimlerine ve karşıt olarak farklı anlam yüklemelere mahal vermektedir.

“Modern” kelimesi Türk Dil Kurumu’nun Türkçe Sözlük’ünde “çağa uygun, çağcıl, asri, çağdaş” olarak tanımlanmaktadır.3 Bu haliyle modern, güncel olana denk düşmekte ve kendisini geleneksel olanın karşısında kurgulamaktadır. Hiç kuşkusuz bu anlamıyla tanımın sürekli olarak tartışılması ve kafaları bulandırması çok doğaldır, çünkü her “yeni” tanımın genişliği içerisinde kendisine bir yer bulabilmektedir. Mantıksal olarak baktığımızda her “yeni”nin modern içerisine eklemlendiği bir düşünsel evrende, gelecekte ortaya çıkacak olan “yeni”lerin de “modern” kategorisi içerisine girmeleri ve “yeni modern”ler olarak “eski modern”leri “geleneksel” kategorisi içerisine hapsetmeleri gerekmektedir. Böyle bir çerçeveden bakıldığında modern ve geleneksel kategorileri aslında kabaca “yeni” ve “eski” olarak kategorize edilebilmesi mümkün olmalıdır. “Yeni”, “modern” kategorisinin, dolayısıyla eskiden “yeni” olmuş olanların hepsi de “geleneksel” kategorisinin üyeleri olmalıdır.

Fakat tanımlama tarihsel olarak bu şekilde oluşturulmamıştır. Modern ve geleneksel kategorisi arasına sert ama tutarsız bir sınır çekilmiş ve bu sınırın ötesinde bulunan ve de bulunacak olan her şey modernin alanı içerisine yerleştirilmiştir. Bu durum modernin belli bir tarafının her daim geleneksel ile komşu olmasına, fakat diğer tarafının da sürekli olarak genişlemesine yol açmıştır. Bu büyüme modernin geleneksel ile geçişliliğinin zayıf olmasından ve her “yeni” olanı kendi zamanı içerisine sonsuza dek hapsetmesinden kaynaklanmaktadır. Tıpkı Toulmin’in dediği gibi “gelecek bize, birbiri ardı sıra yeni (ve “daha modern”) şeyler getirir; bu yüzden modernite tüketilmesi imkansız bir yenilik bolluğudur.”4

Öyle ki her yeni gelen modern olmakta, zaman içerisinde ne kadar eskirse eskisin; ne kadar gelenekselleşirse gelenekselleşsin yine de modern olarak kalmaya devam etmektedir. Bunu görmek için dünyanın herhangi bir yerindeki modern sanatlar müzesine gitmeniz yeterli olacaktır. Modernin başlangıcı ve sonuyla ilgili sorunların her biri onun geleneksel ve yeni ile olan sorunlu ilişkisinden kaynaklanır. Modernlik öyle bir rütbedir ki, ona bir kez ulaşan sonsuza kadar sözümona “güncel” kalmayı başarabilmektedir.

Benzer bir durum modern kavram-olgusunun kendisine de özgüdür. Günden güne modernin başlangıcı daha da geriye götürülür ve benzer şekilde onun da bir sonu olabileceği kabul edilmez. Görünen o ki modern ile geleneksel arasındaki ayrımın yumuşak karnını bulmak ve modernin ölüm seremonisini hazırlamak için onu varlığı reddedilemeyecek bir kavram ve tarihsel olgu olarak kapitalizmle ilişkisi içerisinde değerlendirmek gerekmektedir.

Modernin kapitalizmle olan ilişkisinin peşinde koşmak her şeyden önce onun üzerinde yaratılmış bulunan mistifikasyonu bertaraf etmeye yarayacaktır. Modernin kapitalizmle göbekten bağlı bir kavram-olgu olduğunun altını çizmeyi başardığımız noktada, onun sürekli sınırlarını genişletmeye meyleden yapısını da kırmayı başarabiliriz. Bunun için ilkönce “modernite” ve “modernizm” kavramlarını açmalı ve aralarındaki farkı belirtmeli, daha sonra da araya “modernleşme” kavramını yerleştirmeliyiz.

Modern kavramı üzerinde oluşan mistik hava, her ne kadar daha düşük bir yoğunlukta olsa da yine de modernite ve modernizm kavramlarını da kapsamaktadır. Modernite, modernlik, modernleşme ve modernizm kavram ailesi pek çok yazar ve düşünür tarafından çoğu zaman hangisinin ne anlamda kullanıldıkları tam olarak açıklanmaksızın ardı ardına sıralanmaktadır. Bu durum ise çoğu zaman modern üzerindeki mistik sis bulutunun daha da yoğunlaşmasına yol açar.

Gordion düğümüne dönmüş olan bu kavram yığınını bir kılıçla ortadan ikiye kesecek olduğumuzda modernin kavramsal evreni içerisinde birbirlerini tamamlayan iki ana kutupla karşılaşırız. Bir kutbu modernite/modernlik kavram ikilisi oluşturacakken, diğer tarafta ise modernizm kavramı bulunacaktır. Modernite/modernlik kavram-ikilisi, modern olma halini bir içkinlik düzlemi çerçevesinde ele alır. Bu haliyle modernite/modernlik verili bir durum, yüklemsiz ve öznesiz bir cümle içerisine yerleşmiş bir nesne olmaktadır. Modernite/modernlik bu şekilde neresinden tutulacağı ve içerisinden ne çıkacağı belli olmayan bir “kendinde şey”e dönüşmektedir.

Neyse ki cümlenin öznesi kendisini modernizm kavramının içerisine gömmüş durumdadır. Modernizm, modernitenin bir öznesi, modern kategorisinin yegane savunucusu, ilerleticisi ve en nihayetinde eleştiricisidir. “Gerektiğinde seven, gerektiğinde döven” bir “koca” olarak modernizm en nihayetinde kendi “koca” olam durumunu hem dövüp, hem de sevdiği moderniteye borçludur, çünkü tanımlamanın bu haliyle modernist, esas köklerini ve genişlemeye yönelik gücünü modernite durumunun kendisinden almaktadır.

Bu noktada üzerinde daha fazla tartışılması gereken bir kavram olarak modernleşme önemli bir yerde durmaktadır. Modernleşme kavramının kullanımı özellikle coğrafyaya göre önemli farklılıklar göstermektedir. Kimi yazarlar modernleşmeyi modernite/modernlik ile yakın bir yere konumlandırırken, kimileri de modernizmin yanına yerleştirmektedir. Sözgelimi Marshall Berman’da modernleşme kavramı, modernizmin karşısında, modernite/modernlik kavram çiftinin yanında bir yerde kullanılırken5, Hasan Bülent Kahraman’da modernizmin yanında kullanılmaktadır6. Bunun sebebi hiç kuşkusuz Batı’da modernitenin daha içkin bir şekilde yaşanmasıyken7, Batı’nın dışındaki toplumlarda daha dışsal bir süreç olmasıdır8. Modernleşme kavramı her halükarda modernite durumunun oluşması için gösterilen faaliyeti betimlemektedir. Bu faaliyetin öznesi modernizm iken, nesnesi de modernitenin kendisi olacaktır. Garip bir şekilde kurulmuş olan cümlemizin yüklemi ise modernleşme kavramıdır. Üstelik modernleşme bir fiil olarak modernizmin bakış açısından geniş çekimli olmak durumundadır. Daha da garibi üç öğenin de cümle içerisinde kendilerini birbirlerine bağlamaları ve destek noktalarını birbirlerinden alıp, geniş zamanın tümüne hakim olmalarıdır.

Ortaya bir ucubenin çıktığının farkındayız. Bu üçlüyle kurulabilecek “Modernizm moderniteyi modernleştirir”, “modernite modernizmi modernleştirir” ve “modernleşme moderniteyi modernistleştirir” gibi cümlelerin her biri her ne kadar edebiyat öğretmenlerinin midesini bulandıracak kadar korkunç olsalar da yine de konumuza eğilirken meramımızı anlatma konusunda işimize yarayacaklar gibi gözüküyor. Cümlenin öğeleri arasındaki ilişki Türkçe bilen pek çok insana oldukça garip ve hatta yanlış gelecektir. Bu cümle yapısının yarattığı kafa karışıklığı, moderniteyi anlamak için sadece onun kavramsal sınırları içerisinden bakmaya çalışan ve modernin kapitalizmle olan bağlantısını tam olarak açılımlamamış bir modernite kuramının içine düştüğü kavram karmaşasına benzetilebilir.

Modernitenin kapitalizmle bir bağı olduğunu söylemek için bir ermiş olmaya gerek yok, çünkü kapitalizmin uzun süredir hüküm süren bir ekonomik sistem olmasının haricinde geçmişi de yeniden yaratabilecek kadar güçlü bir hegemonyaya sahip olduğu göz önünde bulundurulduğunda, zaten etrafımızda bulunan elle dokunabileceğimiz veya sadece düşünüp, hissedebileceğimiz her şeyle az veya çok bir bağı bulunmaktadır. Fakat burada esas vurgulamak istediğimiz nokta modernite ile kapitalizm arasında, ayakkabımla kapitalizm arasında bulunan bağdan daha farklı bir ilişkinin bulunduğu; onların birbirleriyle tarihsel olarak simbiotik bir ilişki içerisinde olduklarıdır. Kapitalizm moderniteye gerekli olan zemini yaratmış ve onun ürünlerinin her birinden yararlanmayı bilmiştir. Modernite de kendisine gereken nemli ve sıcak ortamı kapitalizmin bağrında bulmuş ve “modernist”leriyle kendi alanını genişletmiştir.

İşin ilginç yanı modernitenin yayıldığı her alana kapitalizmin hızlıca geçiş yaptığı, fakat kapitalizmin olduğu her yerde modernitenin yayılmasının bir zorunluluk olarak şekillenmediği gerçeğidir. Kapitalizm esas olarak karlılığı merkeze alan bir sistem olarak yeri geldiğinde eski tahakküm biçimlerinin süregitmesine izin vermiş, sadece kapitalist üretim biçiminin uygulanmasının daha karlı bir zemin oluşturduğu alanlarda moderniteyi bir proje olarak öne sürmüştür. Yakın zamanlara kadar kullanılagelen köle emeği ve bir türlü gerçekleştirilmeyen toprak reformları kapitalizmin yayıldığı her alana modern kentler ve fabrikalar kurmak için can atmadığının kanıtları olarak gösterilebilir. Kapitalizm tarih boyunca alana hem yatay, hem de dikey yönde yayılmıştır. Modernite ise bu alanın üstünü tıpkı bir örtü gibi örtmüş, ama bu örtü asla ve asla dikey yöndeki dokuyu tam olarak perdeleyememiştir. Burada dikkat edilmesi gereken en önemli nokta modernitenin kapitalizmin yayıldığı alanı tek başına kaplayamama ve benzer şekilde -eninde sonunda- ondan ayrı olarak yaşayamama durumudur.

Eskiden beri konuşulagelen altyapı-üstyapı tartışması ekseninde değerlendirildiğinde nasıl ki parlamenter demokrasi tarihsel olarak kapitalizmin hüküm sürdüğü bütün alanlardaki siyasal hayatın tümünü kapsamıyorsa ve hatta tümünü kapsayamaması itibariyle sürekli olarak diğer kesimleri siyasal olarak “tavlamaya” yönelik bir burjuva devingenliği sağlıyorsa, modernitenin de bütün alanları kapsayamaması moderniste benzer bir devinim sağlamaktadır.

Karl Marx’ın “mülkiyetin değişik biçimleri üzerinde, toplumsal varlık koşulları üzerinde, özel olarak biçimlenmiş izlenimlerden, duygulardan, hayallerden, düşünüş tarzlarından ve felsefe anlayışlarından oluşmuş bütün bir üstyapı yükselir. Sınıfın tümü, bunları yaratır ve bu maddi koşullar ve bunlara tekabül eden toplumsal ilişkiler temeli üzerinde, bu üstyapı öğelerini biçimlendirir. Bunları gelenek yoluyla ya da eğitim yoluyla edinen birey, bu üstyapı öğelerinin, gerçek belirleyici nedenleri oluşturduklarını ve kendi eyleminin hareket noktası olduklarını sanabilir.”9 tanımlaması açısından bakıldığında modernitenin kendisi de benzer bir şekilde bir üstyapı öğesi olmak durumundadır. Bu haliyle modern sürekli olarak sınır koyduğunun ötesindeki her şeyi kapsayan, kapsadığı ölçüde de büyüyen ve daha da büyümeye meyleden bir üstyapı nesnesidir.

Altyapı ile üstyapı arasındaki ilişki “normal” şartlar altında başat olarak altyapının etkisinde şekillenecektir. Altyapı üstyapıyı sistemin olağan gidişatı içerisinde belirleyecek, fakat üstyapıdaki ana arterlerden birisi tıkandığında, dolayısıyla üstyapıyı oluşturan kanalların herhangi birinde bir “tekelleşme” gerçekleştiğinde, sistemin altyapısının üstyapının kontrolüne girme ve altyapıda amansız bir değişimin gerçekleştirilme imkanı ortaya çıkacaktır.10 Zaten proletarya partisinin eskiden beridir tanımlanagelen amacı üstyapı içerisinde bu tıkanmayı yaratarak, altyapı ilişkilerini parçalamak ve dolayısıyla kapitalizmi ortadan kaldırmaktır.

Benzer bir şekilde modernizm de üstyapı içerisinde bir tıkanma yaratacak şekilde genişleme eğilimi içerisine girmektedir. Her yeniyi kapmakta ve içselleştirmeye çalışmaktadır, fakat bu noktada iki engelle karşılaşmaktadır.

Modernizmin önündeki ilk engel modernitenin geleneksel ile yapısal olarak kurgulanmış bir karşıtlık oluşturmasıdır. Bu halde kapitalizmin yayıldığı düşünsel-topografik alanda tam bir bütünlüğün kurulması imkansızdır. Modern-geleneksel ayrımıyla, her ne kadar öyle olduğunu inkar etse de ilerici-gerici diyalektiğini sorunlu bir şekilde içinde barındıran modernizm bir yandan alanın hepsine hakim olmak için etrafındakileri sürekli içselleştirmek, diğer yandan da sırf kendi varlığının bir koşulu olduğundan, onu tanımlayan öteki olduğundan dolayı gelenekselin optimum bir alan içerisinde yaşamasına izin vermek, dolayısıyla gerek kendi içinde gerekse de dışında yeniden örgütlenmesini sağlamak zorundadır. Modernist sürekli olarak gerek dışarıdaki gelenekselle, gerekse de içindeki gelenekselleşmiş modern tortularla, bu tortuların üyesi olsun olmasın çatışmak (ki bu kimin “daha” veya “esas” modern olduğuna dair şekillenen bir çatışmadır) zorundadır. Zalim düşmanlarının kapitalizm içi varlığı ve hatta bu düşmanların zaman zaman bizzat kapitalizm tarafından kullanılması onun üstyapı içerisindeki damarlardan birini tıkamasının önündeki ilk engel olarak ortaya çıkar.

İkinci engel ise modernitenin sürekli kayıp gitme halinin kapitalizmin “olağan” diye adlandırdığımız durumuyla önemli derecede benzerlik göstermesindedir. “Ayakların altındaki zeminin sürekli olarak kayıp gitmesi” metaforu, kapitalizmin krizler üzerine kurulu bir ekonomik sistem olduğu düşüncesiyle birleştirildiğinde bir üstyapı öğesi olarak modernitenin altyapıyla olan sağlam ilişkisi de ortaya çıkmaktadır. Bütün gücünü kapitalizmin her alanda bir kriz sistemi olmasından alan modernitenin kayıp giden zemini durdurmaya yeltenmesi veya en azından bunu cidden yapması pek imkan dahilinde gözükmemektedir. Dolayısıyla bir üstyapı öğesi olarak modernitenin kendi varoluşsal zeminini yok etmesi ve sosyalizmin hedeflediği şekilde altyapının kendisini yeni baştan şekillendirmesi, hem gelenekselle hem de kapitalist altyapıyla kurduğu bağ çerçevesinde imkansızdır.11

Bu ikili çerçeveden bakıldığında kapitalizmin tarihsel yayılım süreci içerisinde moderniteyi kurumsallaştıran bir özne olarak (adı ne zaman koyulmuş olursa olsun) modernizm, burjuvazinin hegemonya kurma mücadelesinin önemli silahlarından biri haline gelmiştir. Temellerini en kaba şekilde laiklik ve pozitivizme dayandırabileceğimiz modernizm eski dünya ile yeni sistemin mücadelesinde gerekli üstyapısal zeminin hazırlanmasında önemli bir yer tutmuş ve kendi gücünü bu sınıfsal karşıtlıktan, daha doğru bir ifadeyle aristokrasi ile burjuvazi arasında gelişen iktidar mücadelesinden almıştır. Zaten modernizmin özellikle 19. yüzyılda değneği kitle/birey ilişkisine bükmesinin önemli bir sebebi “esas” düşmanın siyasal olarak yenilmesi, fakat “gericilik” tohumlarını ölmeden önce özellikle modern kentin dışındaki alanların dört bir yanına saçması olmuştur. Bu noktada ikinci önemli sebep aristokrasiye karşı geliştirilen siyasal ittifakın dağılması ve modern kampın eski dostları olarak kabul edebileceğimiz yeni bir siyasi düşmanın, yani proletaryanın ufukta görünmesidir.

Aristokrasiyle yürütülen sınıf savaşımının ekseninden bakmaya devam ettiğimizde modernite ile bir üretim biçimi olarak kapitalizmin nüvelerinin benzer zamanlarda ortaya çıkması bir tesadüf olarak gözükmemektedir. Modernitenin burjuvazi içerisindeki karşıtlarının esas olarak sanayi burjuvazisinden öte aristokrasi ile simbiotik bir ilişki içerisinde bulunan ticaret burjuvazisinden ve burjuvalaşmış toprak sahiplerinden oluşması da burjuvaziyi bir bütün olarak görme hatasına düşmeyi reddettiğimizde manidardır.

Modernitenin Batılı toplumlarda genel bir olgu olarak ortaya çıkması ise burjuvazinin ekonomik ve siyasal egemenliğini sağlama almasıyla aynı döneme denk düşmektedir. Bu dönemde ortaya çıkan yeni düşmanın(proletaryanın) modern kampla paylaştığı bazı söylemler, modernitenin olmazsa olmazlarının yeniden yorumlanmasına ve modern kamp ile kendi rüştünü ispatlamış burjuvazi arasında gerilimler doğmasına yol açmıştır. Bu noktada Benjamin’in moderniteye ve moderniste bakışındaki esas sorun bizce modernistin esas sınıfsal karakterini okuyamamasından, belki de okumak istememesinden kaynaklanmaktadır.

Öyle ki modernist, kendi varlığının kapitalizmle göbekten bağlı olduğunu görememekte ve gerek burjuvazinin gerekse de proletaryanın onun modern ideallerine pragmatik yaklaşımlarını, dolayısıyla yer yer moderniteye sırtını dönüşlerini bu sınıfların altyapısal düzlemdeki olumsal ama karşıt duruşlarına göre okuyamamakta, dünyayı tutunabildiği ve sınıflarüstü olduğunu içten içe hissettiği, daha doğrusu bu yanılsamayı sırf tutunmak için kendisinin yarattığı tek yerden; modernizmin sınırları içerisinden, bir tür modern/anti-modern diyalektiği çerçevesinde algılamaktadır.

Bu noktada modernizmde iki yönlü bir kırılma ortaya çıkmıştır. Birinci akım yer yer proletaryanın saflarında pozisyon almaya çalışmış, kapitalizmi modern bir bakış açısından eleştirmiş fakat bir türlü tam anlamıyla dikiş tutturamamış ve kitle-birey ikiliği içerisinde kendi kabuğuna çekilmeyi ve kırık bir kalple umutsuz bir yaşam sürmeyi tercih etmiştir.12 İkinci akım ise diğeriyle benzer köklere sahip olmakla birlikte özellikle daha sonraları postmodernizmin ağzına sakız edeceği bir hatta girmiştir. Kapitalizmin emekleme çağında burjuvazinin her alanda hegemonya sağlamasına ilham veren modernitenin ikinci modernist kanadının misyonu tam da eski esas düşmanın yerine yeni bir esas düşman ortaya çıktığında farklılaşmış ve özellikle Frankfurt Okulu’nun pek çok yerde eleştirdiği türden bir modernite ortaya çıkmıştır. Sınıf mücadelesinin ve kapitalizmin yarattığı olguların hepsi bu patolojik üretim ve düzeltim makinesinin dişlilerinden geçmeye başlamıştır. Bu makine meşruluğunu bir yandan burjuvazinin proletaryayla olan savaşımındaki pozisyon alışlarına, diğer yandan da modernitenin ortaya çıkışından beridir oluşturduğu ve de özellikle pozitivizmde somutlaşan düşünce yapısının mevcut duruma uygunluğuna dayandırmaktadır.

Modernisti ortaya çıkaran ekonomik sistemin başat aktörü olan burjuvazi kendi “ilerici” misyonu sona erdiğinde “gerici” yöntemleri uygulamaktan hiçbir şekilde kaçınmamış ve hatta yeri geldiğinde sanayinin en ileri unsurları faşizmi de içinde barındıran otoriter siyasal sistemleri desteklemiştir.

Sorun pragmatist bir sistem olarak kapitalizmin gerektiğinde “ilerici”, gerektiğinde ise “gerici” yöntemleri uygulamasında değildir. Burjuvazinin bu karakteri zaten sosyalistler tarafından uzunca bir süre önce tahlil edilmiştir. Sorun modernistin, modernitenin üstüne yayıldığı topografyanın her tarafına yayılmasının kendi ikili anlam dünyası gereğince imkansız olduğunu görmemesindedir. Kapitalizm kendi alanını gelenekseli de içine alacak kadar genişlettiğinde, kendisini alana perçinlemesi için gereken araç yelpazesini elde etmiş durumdadır. Modernite ise bu üstyapısal araç seçenekleri içerisinde sadece gerektiğinde kullanılacak bir seçenek olarak durmaktadır. Modernistin dramı modernitesinin burjuvazi (ve aynı zamanda proletarya) açısından bir zorunluluk olduğunu düşünmesinden kaynaklanmaktadır.13

Modernitenin bu araçlardan sadece biri olduğuna güzel bir örnek olarak kapitalizmin kapitalist bir üretim sistemine sahip olmayan sistemlerdeki yayılışı gösterilebilir. Bu coğrafyalarda kapitalizmin yayılışı her daim bir modernleşme harekatı çerçevesinde şekillendirilmiştir. Modernitenin daha dışsal bir olgu olarak şekillendiği toplumlardaki aydınlarda modernizm kavramının modernleşme kavramına, aynı kavramın modernite/modernlik kavramlarından daha yakın olmasının sebebi budur. Kapitalizmin kendi topografik alanını genişletme faaliyetinin “çevre”de gerek elitler, gerekse de emperyal güçler tarafından modernist bir retorik alması ve bu retoriğin yerli dinamiklerinin yeterli özgünlüğü modernleşme literatürüne ancak ve ancak ülkenin “modernleşmesi” sonrasında sağlayabilmeleri, retoriğin anakıtada sağlamış olduğu başarıyla da alakalıdır. Yöntemlerin otoriterleşmesi ve retoriğin ucuz bir kopyaya dönüşmesi ise birebir alana dışarıdan duhul edilmesiyle ilgilidir. Bununla birlikte bu baskıcı anlayışların modernist zeminini hazırlayacak bütün malzeme modernitenin içinde, özellikle de ikinci kanadın beslendiği noktalarda hazır bulunmaktadır.

Bu bölgelerde modernistlerin siyasi iktidarla direkt ve endirekt bağlarını koparmaları tıpkı Avrupa’da olduğu gibi kapitalizmin egemen ekonomik sistem olarak kendini kurmasından sonra gerçekleşmiştir. Buna bir örnek olarak Türkiye’deki devrimci hareketlerin Kemalizm’le bağlarını tam olarak 70’li yıllarda koparması da gösterilebilir.

Modern figürler olarak sanatçıların, mimarların, bilim adamlarının ve akademisyenlerin moderne özgü anlam dünyası içerisinde bir burjuvaziye ve bir kitleye her daim ihtiyaçları olmuştur. Bu figürlerin her birinin modernitenin kırıldığı andan itibaren geliştirdikleri her türlü muhalefet aslında modern kategorisinin özü itibariyle taşıdıkları sınırların içerisinde vuku bulmuştur. Bu muhalefetin sınırları, daha doğrusu kendini yok etmekten korkan modernistin ayak diretmeleri onu yeni “pasajlar” içerisine hapsetmiştir. Hatta 20. yüzyıl modernistinin en sevdiği “pasajlar”ın sanat galerisi ve akademi olduğu da söylenebilir.

Modernitenin kırıldığı noktadan itibaren bahsi geçen modernistlerin kendi “modern” sınırlarını yoksaymaları gereken bir durum oluşmuştur. Sınırı aşanlar zaten kendi “modernist” kimliklerini kaybetmiş ve kitle hareketi içerisindeki konumlarını almışlar, sınırı geçmeyi tercih etmeyenler ise pozisyonlarını sistem içerisinde gerek birey, gerekse de bir kategori olarak sağlamlaştırmayı becermişlerdir. Modernin her yeniyi içeriye alan ve ebedi olarak modernleştiren yapısı sayesinde kemikleşme tamamlanmış; her bilim adamının bir araştırma nesnesine, her sanatçının sanattan anlamayan bir kitleye olan ihtiyacı karşılanmıştır. Akademinin ve serginin sakin sularında her türden muhalefet kendi sınırını aşmadığı oranda sonsuza kadar devinmekte özgürdür, yeter ki gerekli farklılık sürekli olarak korunsun. Dolayısıyla son yüzyılımız birbirlerini sergi salonlarında yiyip duran ve en hakiki sanatın hangisi olduğu konusunda sürekli bir savaşım içerisinde olan veya “geleneğin eleştirisinden yola çıkarak, sonunda eleştirinin gelenek haline gelmesinin ötesine gidemeyen”14 modernistlerle dolup taşmıştır.

Bu pozisyonda modernizmin “esas” olarak ne olduğunu, “gerçekten” ne umduğu ama ne bulduğunu sorgulamak çok da anlamlı olmamaktadır. Tıpkı kapitalizm gibi modernite de tarihsel bir olgudur ve her tarihsel olgu gibi “öz”ünün ne olduğu ideolojik bir okumaya tabidir. Okumanın keyfiliği ideolojinin araç-amaç diyalektiği çerçevesinde şekillenmek durumundadır. Bu keyfilik karşısında en çok gücenecek olanların bizzat modernistlerin kendileri olduğu düşünüldüğünde bizim kendi keyfiliğimizden utanacak sıkılacak hiçbir yanımız yoktur. Modernist açısından modernitenin ne olduğu sorununun içinden çıkılmaz bir hal alması kaçınılmazdır, çünkü o kendi varoluşunu bu sorunun çözümlenmemesine borçludur. Dolayısıyla modernite üzerindeki mistik sis eleştirilse de, iletişimsel hale getirilse de yine de modernist tarafından oluşturulmaya devam etmektedir. Modernitenin ne olduğu, neyle ilintili olduğu vs. gibi soruların çözümünü bulmak ancak bir yere gitmek istediğinizde mümkündür. Bir yere gitmenin dert olmadığı noktada, özellikle de kapitalizmin şu çağında modernite sorunu da kendi sınırları içerisinde neredeyse sonsuza kadar devinmek durumundadır.

Öyle ki postmodernizm, kapitalizmin engebeli arazisinin üzerini örten modernist örtünün üzerini tüm manzarayı tamamen perdeleyecek bir dolgu malzemesiyle kaplamıştır. Bu dolgu malzemesi geleneksel ve modern arasındaki gerilimi aynı potada eritmeyi başarmış ve bütün zemini düzlemiştir. Modernistlerin yeni görevi dört bir yanını kaplayan bu dolgu malzemesinin içerisinde gerektiğinde kullanılacak bir antitez olarak yaşamaya devam etmeye çalışmaktır.

Kendi modern-geleneksel ayrımından dolayı kapitalist topografya üzerinde kesin bir hakimiyet kuramayan modernite, postmodernizmin neredeyse bütün ayrımları bir dolgu malzemesiyle kaplama konusundaki yeteneği karşısında yetersiz kalmaktadır.

Zaten bu esnekliği postmodernizme kapitalizmin post-sovyetik çağında bir meşruluk zemini sağlamıştır, çünkü kendisi de dolaylı veya direkt olarak kapitalizme faaliyetleri için gerekli meşruluk zeminini sağlayacak araçlar sunmaktadır.

Postmodernin her şeyin üstünü örten dolgusunu parçalamak modernistlerin değil “mezar kazıcılar”ın işidir, tıpkı eskiden beridir ütopyayı gerçekleştirmenin modernistlerin işi olmadığı gibi. Ayrıca kapitalizmin zemini üzerinde yayılan ve sınırları onun tarafından belirlenen bir üstyapı öğesi olarak moderniteyi aklayıp paklayıp, makyaj yapıp, güzel kokular sürüp yeniden piyasaya sürme işi de sosyalistlere ait değildir. Belki “modernist Marksizm” ile belirli noktalarda bir arada yürüme şansımız vardır, ama “Marksist modernizm”in dertleri bizden çok uzak gözükmektedir.

Her şeyden önce Makadamın batağının altındaki kumsalı bulmakla yükümlü olduğumuz böyle bir devirde bu pislik yığınına bakıp, buruk bir keyif almamız mümkün değildir. Makadamın bize hissettirdiği şey derin ve acı veren bir tiksinti duygusu olmaktan öteye gidememektedir. Bize o keyfi makadamın batağı değil, onun altında bulmayı umduğumuz kumsalın hayali vermektedir.

Deniz Yürür

1 Kelime benim tarafından italik olarak yazılmıştır.

2 “Kavram-olgu” ikiliği bir yandan kavramın olgu üzerinden türetildiğini anlatırken, diğer taraftan da kavramın kullanılışının olgunun “nesnel”liği üzerinde nasıl bir anlam kayması yarattığını ve tarihin farklı kavramsal çerçevelerde farklılaştığını anlatmaktadır.

3 Türk Dil Kurumu, Türkçe Sözlük(Ankara,1998), s.1574

4 Stephen Toulmin, Kozmopolis- Modernite’nin Gizli Gündemi, Paradigma Yayınları(İstanbul, Ocak 2002), s.14

5 “Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor’da, modernizmi, modern insanların modernleşmenin nesneleri oldukları kadar özneleri de olmak, modern dünyada sıkıca tutunabilecekleri bir yer bulmak ve kendilerini bu dünyada evde hissetmek için giriştikleri çabalar olarak tanımlıyorum.” Bkz. Marshall Berman, Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor, İletişimYayınları(İstanbul, 2005), s.11

6 “Bu gelişmeyi modernizm/modernleşme diye tanımlamak gerekir.” Bkz. Hasan Bülent Kahraman, Postmodernite ile Modernite Arasında Türkiye, Everest Yayınları(Ekim 2002), s.3

7 Burada modernite sürecinde yaşanan çalkantıların özellikle Kıta Avrupa’sında sırf sınıf mücadeleleri ekseninden bakıldığında bile daha “katılımlı” bir süreç olarak şekillenmesinden bahsediyoruz.

8 Burada ise hem emperyal saldırganlıktan, hem de “Batılılaşmış” elitlerin farklı toplumlara dayattıkları modernleşme faaliyetlerinden bahsediyoruz.

9 Karl Marx, Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i, Sol Yayınları(Ankara, 1998), s. Not: İtalikler bana ait.

10 Bu noktada altyapı ve üstyapı ilişkisini tek yönlü bir şekilde kurguladığımızı düşünmek yanlış olur. Altyapının üstyapıyı “son kertede” belirlediğini söylemek devrimin de imkansız olduğunu söylemek demektir. Biz sadece sistemin “olağan” gidişatı içerisinde üstyapının belirlenimlerinin altyapının çizdiği sınırı geçemediğinden bahsediyoruz. Kapitalizmde “olağan”ın ne olduğuna ileriki satırlarda değineceğiz.

11 Bu noktada bir üstyapı öğesi olarak tanımladığımız proletarya partisinin modern olup olmadığı veya modernist olup olmaması gerektiği ayrı bir tartışma konusu olarak önümüzde durmaktadır.

12 Burada her ne kadar geç bir örnek olsa da yaşamı ve yapıtlarıyla Adorno’nun adını anmadan edemeyeceğiz.

13 Dramından bahsedilen modernist daha çok birinci kanattandır. İkinci kanadın benzer bir dramı yaşamaya başlaması çok sonraları, 20.yüzyılın son yarısında gözlemlenmeye başlanacaktır.

14 Ali Akay, Mak. Modernliğin Başlangıcı, Hürriyet Gösteri Dergisi’nden alınmış. http://www.felsefe.gen.tr/modernizm.asp

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: